25 Ekim 2011 22:58
Röportaj: Serdar Akbıyık
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde izleyiciden büyük alkış alan, kazandığı beş ödülle festivale damgasını vuran Zenne filminin iki yönetmeni ve başrol oyuncuları ile konuştuk.
Zenne hepimizin merakla beklediği bir filmdi. 2008 yılında Ahmet Yıldız, arkadaşlarının zorlamasıyla ailesine eşcinsel olduğunu söyleyince babası tarafından öldürüldü. Bu acı hikaye ona yakın olan Mehmet Binay ve Caner Alper tarafından sinemalaştırıldı. Caner Alper’in yazdığı senaryo izleyicinin karşısına çıktığında nasıl tepki alacaktı? Sonuçta toplumumuzda belli sıkıntılar olduğu bir gerçek. Eşcinsel hakları ve onların toplum içindeki konumları en büyük problemlerden biri. Bu anlamda filmin sonunda tıka basa dolu olan salonda kopan alkış fırtınası hem bizi şaşırttı, hem filmin üreticilerine moral ve sevinç verdi. Zaten yönetmenlerin o an için yaptıkları yorum da herşeyi anlatıyor: “Bu ülkeye dair ümidimiz arttı.” Bu acılı günlerimizde bazı şeylerin iyi gittiğini görmeye ihtiyacımız var. İşte gelecek adına ümit veren bir film öyküsünün, o filmi üretenlerin ağzından kısa hikayesi.
- Böyle bir film çekmek Türkiye’de büyük bir cesaret gerektiriyor. Proje size geldiğinde ne hissettiniz? Nasıl karar verdiniz?
Erkan Avcı (Oyuncu): Ben o cesaret noktasını karakteri yaratırken yaşamaya çalıştım. Yaşamış birini oynama çalışmak bir oyuncu için kışkırtıcı olmakla beraber yaşamış birini oynamak, canlandırmak başlı başına cesaret gerektiren bir durum. Bütün korkularımı da yaratım aşamasında yaşadım dolayısıyla. Bu karakteri yaşatabilecek miyim? Ne kadar yapabileceğim, Ahmet’e daha fazla nasıl ulaşabilirim diye sürekli düşündüm. Zaten bu sorularla beraber 1,5 yıl çalıştık.
Kerem Can (Oyuncu): Bu kadar önemli misyonu, davası olan bir proje için düşünülmüş olmam bile inanılmaz heyecan vericiydi. Bir oyuncunun karşısına her zaman böyle şans çıkmıyor. Hem dans hem oyunculuk konusunda büyük yol kat ettim. Cesaret konusuna gelince... Bu benim korktuğum şey; O dansları gerçekçi bir şekilde gösterebilecek, 7 ay içinde buna ulaşabilecek miydim. Bu korkularımı yenmek için çok çalıştım.
- Projeye katılım hikayenizi alabilir miyiz?
Giovanni Arvaneh (Oyuncu): Ben senaryoyu okuduğumda ağladım. Caner ve Mehmet ile tanıştım, üç gün buluştuk konuştuk oyuncu seçimlerinde çok hassas davranıyorlardı. Çok sevdim hikayeyi. Bu hikaye benim için çok mühim, çünkü dünyanın böyle şeyleri görmesi lazım.
- Filmin gösterimi yapıldı. İzleyici gerçekten çok beğendi ve kabul etti. O tepkiyi aldığınızda neler hissetiniz?
Mehmet Binay: Çok rahatladık ve çok mutlu olduk. Biz bu kadarını beklemiyorduk. Kabul görmek çok güzel şeymiş diye düşündük. Bu ülkeye dair ümidimiz arttı.
- İlk yönetmenlik denemeleri genellikle kişisel projelerdir. Sonra daha farklı yollara gitmeye başlarlar. Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?
Mehmet Binay: Bu, Ahmet kısmıyla ilgili olarak kişisel bir proje. Filmdeki Daniel biraz ben biraz Caner aslında. Ben fotoğrafçılık yapıyorum. Halen de Irak, Afganistan gibi yerlere gidip çekim yapıyorum. Bundan sonraki film projelerinde de birkaç tane fikir var aklımızda. Bunların hepsinde de bir toplumsal mesele var. Onun için Zenne her zaman çok kişisel kalacak. Çünkü arkadaşımızın öyküsü ama bundan sonra da biz hep toplumsal meseleler üzerinden gitmeye çalışacağız. Yine drama olacak içinde. Biz drama insanıyız çünkü. Ama mutlaka bir toplumsal bağlantısı olacak.
- Siz Almanya’da yaşayan biri olarak Türkiye’deki sinemaya nasıl baktınız.
Kerem Can: Şu an Almanya’da Murat Korkmaz’ın hayat hikayesini anlatan başka bir projeye dahilim. Siz de bilirsiniz Almanya’dan Pakistan’a gidip CIA tarafından Guantanamo’ya zorla götürülen bir Türk’ün hikayesi. Türk sinema sektörü çok hareketli Semih Kaplanoğlu olsun, Nuri Bilge Ceylan olsun artık dünya bir şekilde Türk sinemasını sevmekte ve takip etmekte. Ben Türkiye ile aramdaki bağı koparmamaya çalıştım. Annem ve babam sayesinde hep bağlı kalabildim. Türkiye’ye seve seve geliyorum.
- Sinema filmi yapmaya nasıl karar verdiniz?
Mehmet Binay (Yönetmen): Biz belgeselciyiz. Şimdiye kadar hep belgesel üzerine çalıştık. Zenne de 2007 yılında bizim proje olarak değiştirmeye başladığımız bir belgesel projesiydi. Türkiye’nin kültürel değerlerinden olan ve batılılaşmanın etkisiyle yok olmaya yüz tutmuş zennelik ilgimizi çekmişti. Onunla ilgili bir takım hazırlıklar, deneme çekimleri yapıyorduk. Bir zenneyle tanıştık o bize ilham verdi. Ardından yakın arkadaşımız Ahmet Yıldız 2008 Temmuz ayında öldürülünce şokun etkisiyle hayattaki birçok şeye ara verdik. O süre içinde bize gelen başka bir uzun metraj senaryo yazma teklifi oldu. Onun üzerinde uğraşırken sinema fikrine yavaş yavaş yaklaştık ama o proje rafa kalktı. Sinema fikrine de bu kadar yaklaşmışken, Caner bir gün geldi ve bana bu senaryoyu önerdi
- Oynadığınız rolde yönetmenin batıya biraz eleştirisi de var. Rolünüzü böyle algıladınız mı? Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Giovanni Arvaneh: Söz konusu Batı’nın bazı durumlarını eleştirmek ise ben Giovanni olarak daha fazlasını yapardım. Bir şeylerin konuşulması gerektiğinde bunun gerçekten konuşulması gerekir. Bunları konuşmamak, susmak bizim için doğru şey değildir.
- Gösterimden sonra neler hissettiniz ?
Giovanni Arvaneh: Önce ilk alkışı duyduğumuzda sevindik. Sonra baktık insanlar gitmiyor, alkışlar devam ediyor. Burada çok film gördük, insanlar film bitince gidiyorlardı. Biz şaka yapılıyor zannettik. Bu duruma gerçekten çok sevindim. Eğer burada böyleyse, biz gerçekten amacımıza ulaştık.
Kerem Can: Yönetmenlerimiz Caner ve Mehmet bana gelip de “Pina Bausch” dans grubuyla çalışacaksın dediklerinde çok heyecanlandım. Ben zaten Almanya’da doğup büyüdüğüm için Pina Bausch bizim için çok büyük bir isimdir, o dansçıların çalıştıkları mekanlarda çalışabilmek çok büyük, çok duygulu bir şey. Daha sonra İstanbul’da Beril Şenöz ile çalışmaya başladık. Burçin Orhon ile çalıştık. Bir de daha sonra Berlin’de esas bir zenneyle çalıştım. Farklı stillerle tanışma fırsatım oldu, bunun benim için bir hediye olduğunu düşünüyorum.
Caner Alper (Yönetmen): Zenne, belgesel olarak ilginç olabilirdi. İzleyecek kitlenin sınırlı sayıda olmasını çok dert etmezdim. Tabi ki çok seyredilsin isterdim ama az seyredilmesi durumunda yaptığım işle de mutlu olabilirdim. Ahmet’ten sonra da bunun geniş bir kitle tarafından izlenmesi ve bir belgesel konusu olarak kalmaması gerektiğini düşündüm. Bütün bu olayları anlamakta zorlanan halimizi de yabancı bir fotoğrafçının gözünden anlatmak istedim. Her şey fotoğraf karesi gibiydi. Çözümler ve gözlemler de fotoğraf gibi geliyordu ekrana. Projeyi sevdik ve birlikte çalışmaya başladık.
Erkan Avcı: Hazırlık yaparken Ahmet’in yazdığı bir makaleyle bir süre sonra karşılaştım. İlk defa onun kelimeleriyle karşılaşmıştım. Ailesine eşcinsel olduğunu açıkladığı 1- 1,5 sayfalık bir yazıydı. Okuduktan sonra inanılmaz etkilendim. Ahmet’i etrafımdaki insanlardan çok dinlemiştim ama ilk defa onun kelimeleriyle karşılaşmak, sanki bana fısıldıyor gibiydi. Oyuncu olarak da inanılmaz bir tecrübeydi. Daha sonra Mehmet ve Caner kendi kişisel tatil görüntülerinden gösterdiler bana. Ahmet’in yaklaşık 30 saniyelik hatta daha kısa bir görüntüsü vardı. Onu belki 180 defa izledim. Hayal ettiğin kişiyi karşında görmek, oyuncu için çok büyük bir veri olmakla beraber insanın kalbine dokunan bir şey. Onu izlemek benim için büyük bir şanstı.